"Enter"a basıp içeriğe geçin

Uluslararasılaşmayı sahiden istemek ile -mış gibi yapmak arasında…

Birkaç gündür merakla -doğrudan alanım olduğu için- bazı üniversitelerimizin yenilenen akademik performans değerlendirme ve yükselme kriterlerini takip ediyorum. Hepsinde uluslararasılaşma vurgusu var. Hepsinde proje yaparsanız çok puan alırsınız, hatta belki kriterlerden muaf bile tutarız, çünkü biz uluslararasılaşmayı önemsiyoruz yazıyor.

UBYT’de de makale etki skoru yüksek olan dergilerde uluslararası büyük araştırma gruplarıyla yayın yaptıysanız teşvik bedeli tüm yazar sayısına bölünmüyor yalnızca TR adresli yazar sayısına bölünüyor. Sebebi uluslararası takımlara katılımı ve o takımlarla bilimsel üretimi teşvik etmek.

Akademik teşvik de başladı. Projeler için orada da ayrı bir kalem var. Doçentlik başvuru zamanları da sıklaştı. Proje kalemlerinde en yüksek puan uluslararası projelere veriliyor. Demek ki uluslararasılaşmak önemli.

Sonra YÖK karne veriyor üniversitelere. Uluslararası yayınların çok kıymetli bir yeri var bu karnede. Kalite komisyonlarının tüm çalışmalarında da öyle. Araştırma üniversitesi seçim ve değerlendirme sürecinde de… Sürekli teşvikler veriyor, kriterlerimizi hep buna göre revize ediyoruz. Hep ama…

Buraya bir ara not koyayım…

İstifa haberim Twitter’da hayli yankı uyandırdı ama kendi blogumda kişisel tarihime not düşmediğimi fark ettim. Ekim ayında 10 yıldır çalıştığım Hacettepe Üniversitesinden tamamı Polonya Hükümeti tarafından fonlanan, ülkeye veya üniversiteye kuruş yük getirmeyen “uluslararası” bir proje yürüttüğüm için istifa ettirildim. Detayları merak ederseniz burada: https://twitter.com/zehrataskin/status/1319309322325757952

Polonya’ya gelmeden evvel Personel Daire Başkanlığı önce bir yıl ücretsiz izin hakkımı kullanabileceğimi, ardından bir yıl da ücretli izin alabileceğimi söylemişti. Önce ücretli izin alamazsınız çünkü izin bitiminde gelip göreve başlamanız gerekir denmişti. Bir yıl ücretsiz iznin ardından H.Ü. adresli yayınlardan oluşan uzuuun bir yıllık faaliyet listesi ile önümüzdeki bir yılın planlamasını da içeren ücretli izin dilekçem reddedildi. Dedim ki “sorun değil, ücretsiz izin kullanabilirim. Kendi araştırma fonum gayet yeterli.” Dediler ki olmaz, ücretsiz izin de kullanamazsın. Çünkü 6 yıldır öğretim üyesi kadrosunda değilsin. İşaret ettikleri madde buydu:

Evet, maddede ücretli izin almak için altı yıl şartı var. Ayrıca araştırma görevlilerinin de yönetim kurulu onayı ile araştırma izni alabilecekleri yazıyor ilerleyen kısımda. Yani 8 yıl araştırma görevlisi, 2 yıl doktor öğretim üyesi olarak çalışan benim durumuma kanunda uyan herhangi bir madde olmadığı söyleniyor.

Aslında aşağıdaki maddenin son kısmını dikkate alarak bazı üniversiteler görevlendirme yapıyor. Attığım Tweet’in ardından çok sayıda insandan dönüş aldım “şu anda hem maaşımı alıyorum hem de projemi yürütüyorum bu madde kapsamında” temalı. Her üniversitede uygulaması farklı olan bir kanun olabilir mi, bu konuda standartlaşma nasıl sağlanır, böyle bir durumda emsal karar vermekten korkulmalı mı, bu emsal kötü bir emsal mi gibi bir dünya soru var kafamda. Çoğunun cevabını hepimiz biliyoruz, çoğunun cevabını dillendirmekten korkuyoruz belki.

Bu bir şikayet blogu değil. Son zamanlarda yazdığım pek çok yazıyı bir şeyleri unutmamak için yazıyorum. Çünkü unutuyorum. Unuttuktan sonra hatırlatılınca bazı şeylerin altından kalkması çok daha zor oluyor. Şöyle söyleyeyim, ya dön gel mesaiye başla, ya istifa et ya da “çocuk yap” kıhkıhkıh diyen eril akademik sistemi unutmak istemiyorum. Unutursam değiştirmek istediğim hiçbir şeyi değiştirecek gücü bulamam çünkü.

Kağıt üzerinde her şeyi usulüne uygun yapıyoruz, olması gerektiği gibi. Uluslararasılaşmak önemli evet. Ancak sırf üniversitelerimizin sıralamalarda yükselmesi için alınan bu kararların uygulanabilir olduğu bir yüksek öğretim sistemine sahip miyiz ondan emin değilim. Uluslararasılaşmayı gerçekten istiyor muyuz yoksa tek amacımız sistemleri çeşitlendirmek mi ondan da emin değilim. Eğer gerçekten önemsiyor olsaydık yapacağımız ilk iş kanunu buna göre düzenlemek olmaz mıydı?

Öte yandan çalıştığınız alan uluslararası ise uluslararasılaşmak anlamlı. Aksi halde yerel konuda çalışan bir akademisyenden uluslararası yayın/proje bekliyorsunuz, o da çareyi sistemle oynamakta buluyor. Sistemle oynamanın öyle yolları var ki inanamazsınız -belki de inanırsınız. Yakın zamanda birkaç çalışmamız yayımlanacak bununla ilgili.

İstifa sonrası genç araştırmacıların görevlendirilmeleriyle ilgili kanuni sorunları benim yaşadıklarım üzerinden bir bilgi notu olarak YÖK’e ilettim. Notun son paragrafı bu… Hissettiğim şey tam da bu.

“Yasalara göre geri dönüş yolunun açık olması uygulamanın doğru olduğunu göstermemektedir. Yükseköğretim istatistikleri incelendiğinde istifa etmek zorunda bırakılan kaç akademisyenin ülkesine veya önceki üniversitesine geri dönüp çalışmalarına devam ettiği görülebilir. Bu bir kadro veya pozisyon sorunu değil, araştırmacıya verilen değer sorunudur ve bu sorun çözülmeden genç araştırmacıların ülkelerinde kalıp Türkiye akademisine pozitif katkı sunması mümkün değildir.”

Ağustos ayında Oğuz Atay’ın kaleme aldığı “Bir Bilim Adamının Romanı”nı okudum. Kesmedi, ofise gidiş gelişlerde dinledim. Sonra tekrar okudum. Tekrar tekrar. Bir profesörün ölümü kısmında her seferinde daha yüksek sesle ağladım. Damdan düşüp kendine gelemeyenlere veya görünür görünmez tüm kazaları atlattıkları halde damdan düşmekten beter edilenlere üzüldüm. Bu kadar değişmemiş olmak, bu kadar değişime kapalı olmak her seferinde daha karamsar yaptı belki. Tüm karamsarlıklardan her seferinde yine Mustafa İnan topladı. O yüzden bu blog yazısını da o kitabın sonuyla bitireyim istedim. Öyle sonuç paragrafı falan yok bu yazının. Aşağıdaki bölümün üstüne söz mü söylenir hem?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir